Küresel Krizde Devlet
Kapitalizmin temel kurumu olan piyasa, klasik iktisatçıların kullandığı ifadeyle söylemek gerekirse “görünmez el” yardımıyla kendinden beklenen bütün fonksiyonları yerine getirmektedir. Aslında bu görünmez elin ardında yatan felsefe son derece basit bir kabule dayanır: Bireyler kendi çıkarları peşinde koşar ve bu çıkarı maksimum kılmaya çalışırlar. Bütün bireyler bunu yaptığında da bütün toplum en üst derecede yarar sağlayacak, bir başka ifadeyle toplumsal refah maksimize edilmiş olacaktır.Bu yaklaşım önemli ölçüde doğrudur. Ne var ki eğer denetlenemediği ya da doğru kurallara bağlanamadığı takdir de yanlış sonuçlara götürüp kriz yaratan bir mekanizma haline gelmektedir. Kapitalizmi yukarı götüren de krize sokan da budur. Kurumlarda karlarını maksimize etmeye çalışırlar. Onlar da bu çabaları sırasında ekonomik büyümeye katkıda bulunurlar.Siyasetçilerin en hassas oldukları ekonomik gösterge büyümedir. Çünkü büyüme varsa işsizlik azalacak, kişilerin gelirleri ve dolayısıyla toplumsal refah artacak, sonuçta iktidardaki siyasetçilerin oy oranları yükselecek demektir. Yani oylarını maksimize etmeye çalışan siyasetçi açısından bireylerin çıkarlarını ve şirketlerin de karlarını maksimize etmesi olumlu bir durumdur.Bürokratlar ya da üst düzey kamu görevlileri yetkilerini ünlerini maksimize etmeye çalışırlar. Bunun bir nedeni kamu görevinden ayrıldıktan sonra başka alanlarda görev alabilmek için isim yapmaktır.Bu dört maksimizasyonun bire araya gelmesi, ekonomi büyüdüğü sürece bir sorun yaratmıyormuş gibi görünür. Ne var ki ekonomi krize girdiği zaman, siyasetçinin oy maksimizasyonu peşinde koşarken öteki alanlarda kriz yaratan bir mekanizmanın çalıştığını atladığı ya da buna bilerek göz yumduğu ortaya çıkmaya başlar. Kendi çıkarı da işin içinde işin içinde olduğunda siyasetçi optik kırılmaya maruz kalır ya da bilerek görmezden gelmeye yönelir. Bunun sonucunda gerekli önlemleri almaz, kuralları krizi önleyecek biçimde geliştirmez, hatta tam tersine krizi büyütecek adımlar atar. Bu dediğimiz yalnızca siyasetçi açısından değil, aynı zamanda yetkilerini ya da ünlerini maksimize etmeye çalışan üst düzey kamu görevlileri içinde geçerlidir. Hükümetten bağımsız olan kurumların başındaki yöneticiler bazı politikaların yürütülmesinde yetkilidirler. Bunların en başında Merkez Bankası, para politikasını hükümetten bağımsız olarak yürüten, dolayısıyla para politikasının yürütülmesinden sonuçlarından doğrudan sorumlu olan kurumdur. O nedenle bu tür krize giden kural dışılıkları Merkez Bankası’nın görüp gereken uyarıları yapması, en azından para politikasını ona göre yürütmesi gerekir. Ne var ki büyümenin büyüsü Merkez Bankalarını da kuşatacak kadar güçlüdür. Onlar da çoğu zaman bu büyüye kapılırlar.
Ekonomik ve finansal sistemin istikrarı ve krizler karşısında ayakta kalabilmesi önemli ölçüde ulus-devlet yönetimlerinin şeffaflığına, demokratikliğine ve hesap verilebilirliğine bağlıdır. Şeffaf olmayan, enformasyonun serbest akışına olanak sağlamayan bir ortamda uluslar arası sermaye ve çokuluslu şirketlerin önlerini görebilmeleri ve sağlıklı analizler yapıp kararlar alabilmeleri zordur. Böyle bir ortamda yanılsama ile karar alan uluslar arası sermaye ve çokuluslu şirketler büyük zararlara uğradıklarında söz konusu ülkeden panik halinde kaçarlar. Geride ise ekonomik finansal enkaz bırakırlar. Yine ekonomik krizler karşısında tüm vatandaşların fedakârlıkta bulunmalarını gerektiren tedbirler alınması ve uygulanması zorunluluğu doğduğunda, ulus-devlet yönetiminin vatandaşların gözündeki meşruiyeti önem kazanır ki, buda demokratikleşme düzeyi ile yakından ilgilidir. Eğer ulus-devlet yönetimleri vatandaşların gözünde meşru değilse, vatandaşlar bu fedakârlıklara katlanmakta gönülsüz davranacaklardır. Ayrıca beceriksiz ve yolsuzluğa bulaşan liderlerin hesap vermeleri, kovuşturabilmeleri ve görevden uzaklaştırılıp yerine daha becerikli ve dürüst olanların getirilmesi için demokratik bir yönetim arzı elzemdir. Kısacası serbest piyasa ekonomisi otoriter bir yönetimle iyi işlemez; demokratik bir yönetim gerektirir. Bu nedenle küreselleşme sürecinde uluslar arası sermaye ve çokuluslu şirketler ulus-devletlerin “serbest piyasa demokrasilerine” dönüştürülmesini dikkat etmektedir. (FRIEDMAN, 2003: 177).
Neo-liberal dönemde öncelikle ekonomik faaliyetlerden başlayarak, sosyal hizmetleri de kapsayacak biçimde devletin küçültülmesi söz konusudur. İkinci olarak, kamu yönetimi sisteminin işletmeleştirilmesi, kamu örgütlerinin işletme gibi çalışmasını sağlayacak düzenlemelerin yapılması, yani devletin piyasalaştırılması amaçlanmaktadır. Üçüncü olarak, bürokratik örgüt yapılanmasının yerini post-bürokratik yapı almaktadır. Son olarak geleneksel “devlet-piyasa karşıtlığının” yerini, “devlet-piyasa ortaklığı” almaktadır (Aksoy, 2004; Eryılmaz, 2004). Nitekim planlama, uygulama, denetim ve personel yönetiminden oluşan yönetim döngüsünün çıkış noktasıyla ilişkilendirilmesi “ yeni kamu işletmeciliği”nin yönetsel faaliyetlerle ilgili şu temel unsurlarına dayanmaktadır: a) yönetsel ve örgütsel yapının desentaralize edilmesi, b) yönetsel faaliyetleri performans merkezli çıktı yönetimine dayandırmak, c) rekabet ve müşteri odaklılıkla yönetsel faaliyetleri aktifleştirmek (Göbel, 1999: 175).
İki kutuplu dünyadan sosyalist ekonomiler aleyhine tek kutuplu dünyaya geçiş, liberal ekonomi kuramlarının ve piyasanın üstünlüğünü perçinledi. Devlet ve kamu reformlarının en önemli dayanaklarından birisi mal ve hizmet sunumunda piyasanın devletten daha üstün olduğu varsayımıdır. Bu varsayım, kamu hizmetlerinin değerlendirilmesine “kamu tercihi ” ve “ işlem maliyeti” kuramlarını, yerine getirilmesinde de “ işletmecilik” (managerialism) anlayışını ön plana çıkarmıştır.Kamu tercihi kuramının temel varsayımı, temsili demokrasinin kurum ve işleyişinin toplum tercihlerini siyasal karar almak mekanizmalarına doğru taşıyamadığıdır. Bu nedenle yönetsel davranışın bilimsel analizi olan kamu tercihi, siyaset kurumunun ekonomi biliminin yöntemleriyle incelenmesini önermektedirler. Piyasa mekanizması sadece ekonomide değil, yönetim sisteminde de üretkenliği ve verimi arttıracaktır. Yine bu teoriyi savunanlara göre, siyasal insan la ekonomik insan aynıdır ve bireyler ekonomik davranışlarında olduğu gibi siyasal davranışlarında da (seçmen, siyasetçi, bürokrat) bireysel çıkarlarını “en çoklaştırmayı” düşünürler (Çoban, 2003: 75-76) kamu hizmetlerinin sunumunda tekelin yerini rekabet almalıdır. Çünkü Pazar mekanizmasının olmadığı bir yerde kamu kurumlarını temsil edenler (politikacı, bürokratlar) kamu yararı yerine kendi kişisel veya kurumsal çıkarlarını gözeteceklerdir. (Eren, 2001: 83)Kritik öneme sahip olan konu, hizmetin üretilmesinden daha çok, üretilen mal ve hizmetlerin mübadelesi ve bu mübadeleyi yönlendiren örgütsel yapılardır. Kısaca örgütler ürettikleri mal ve hizmetlerin mübadelesini maliyeti en ekonomik olacak şekilde organize etmek isterler. Ekonomiklik, hem karar verenlerin sınırlı rasyonelliğe sahip olmalarından, hem de mübadeleyle ilgili kişilerin kendi çıkarlarını düşünmelerinden etkilenebilir (Eren, 2001: 82). Her bir kuruluş, işlem maliyetlerini en aza indirebilmek için basit piyasa anlaşması, sözleşme veya işlemler örgüt içinde gerçekleştirme arasında bir tercih yapacaktır (Özer, 2005: 193). Özellikle finansman sorunları, bütçe açıkları ve kaynak yetersizlikleri kamu yönetiminde işlem maliyeti kuramının yaygın tartışma zemini bulmasına yol açmaktadır. Vergilendirme yoluyla kamu kaynaklarının artırılması güçleştiğinden, mevcut kaynakların etkili kullanılması ve kamu hizmetlerinin hazırlanmasında ve sunulmasında söz konusu olan maliyetlerin azaltılması zorunlu ve en çekici seçenek olarak görülmektedir. Nitekim IMF gibi uluslar arası finans örgütleri, sağladıkları kredilerin geri dönüşünü garantileyebilmek için birçok ülkede sıkı bütçe politikaların uygulanmasını sağlamaktadır.Giderek artan finansman sorunları yaşanmaya başlamıştır. Ekonomik ve toplumsal yaşamda tartışmasız rol alan devlet, söz konusu sorunlar nedeniyle de eleştiri oklarıyla karşı karşıya kalmıştır. Çünkü ekonomik krizin arkasında sosyal ve ekonomik yaşamda büyük rol alan, bürokratik usullerle işleyen devletin olduğu varsayılmıştır. Bu varsayımlarla gündeme gelen minimal devlet düşüncesi, siyasal meşruiyet bulamadığı için giderek popülaritesini yitirmeye başlamıştır.Eğer bir ekonomide siyasal istikrar sorunu varsa ve bu sorun doğru ekonomi politikasının uygulanmasında sıkıntılara neden oluyorsa ekonomide kriz yaşanabilir. Piyasa ekonomisinin doruk noktasına çıktığı, devlet müdahalesinin minimum düzeye indiği ekonomilerde bile siyasal istikrarsızlığın büyümesi krize yol açabilir.Piyasa ekonomisi hangi düzeyde olursa olsun insanlar bir sıkıntı halinde devletin bu işe müdahale edeceğini, yanlış giden geminin rotasını düzelteceğini düşünürler. Eğer siyasal istikrarsızlık söz konusuysa ve devletin bu tür olaylara müdahale edemeyeceği ya da etse bile sonuç alamayacağı beklentisi doğmuşsa bu olay başlı başına ekonomik kriz yaratabilir. Çünkü bu durumu fark eden yatırımcılar yatırımlarını erteleyebilir. Kaynak sunacak olanlar krediyi kesebilir.Siyasal sorunlar bir uluslararası savaşa yol açmadıkça ya da böyle bir olasılığı gündeme taşımadıkça genelde küresel kriz yaratmaz. Sorun hangi ülkede çıkmışsa o ülkede sıkıntılara yol açar. Buna karşılık eğer bu sorunlar sonuçta savaşa neden olabilecek uluslararası siyasal sorunlara dönüşmüşse o zaman küresel sıkıntılar ortaya çıkabilir. Sonuç Olarak
Küresel krizden sonra artık dünyadaki ekonomik sistem eskisi gibi olmayacak. Dünya artık bir rüyadan uyanır gibi. Ekonomide korumacılık dönemi başladı. Kapitalizm savunucuların en büyüğü olan ABD sadece Amerikan malı satın alımı şartıyla 800 milyar dolarlık kurtarma paketini onayladı. Kapitalizm sistemi değişiyor artık. Yeni sistemde eski sanal işlemler, türev işlemler, kaldıraçlar görülmeyecek. Eskisi gibi istikrar ve likidite bolluğu yok. Kredi imkânları eskisi gibi değil. Borçlanma maliyetleri artıyor. Küresel kriz mali piyasalardan sermaye piyasalarına oradan da reel sektöre yayıldı. Şu an dünyada talep düşüyor, özel tüketim daralıyor, perakende satışlar kötü durumda. Dünyanın önde gelen ülkeleri arka arkaya resesyona giriyor. İşsizlik de artıyor. İşlerin küçülmesi her kesimi etkiliyor. Bu işin nerede biteceğini bugünden kestirmek zor görünüyor. Özel sektörler devletten yardım istiyor ve dünyanın önde gelen ülkeleri, ardı ardına toplam tutarı trilyon dolarları bulan önlem paketleri açıklıyor. Bugüne kadar 38 ülke tedbir almış durumda. Değişik yaklaşımlarla ihtiyaç var. Mademki olağan dışı bir durumla karşı karşıyayız, o zaman biraz da olağan dışı düşünmeliyiz. Yeni kaidelere ihtiyaç var. “Güven ortamı” krizle mücadele etmek için önemli. Güven gerekli. Şu anda küresel piyasalarda belirsizlikten dolayı tam bir güven yok. Güven olmadığı için paranın dolaşım hızı da yavaş. Yani para vermek tek başına yeterli değil. Ancak güven de tek başına yeterli değil. Üretmek lazım. Yani üretim çok önemli. Üretim, imalat, sanayi, fiziksel sermaye; bunlar bir ekonomi için çok önemli şeyler. Üretmeden bir ekonominin dönmesi, sürdürülebilirliği mümkün değil. Mesela sanayi üretimi, tarımsal üretim sürdürülebilir büyüme için çok gerekli. Güçlü ekonomik altyapı için çok önemli. Bir ekonominin en önemli iki temel ayağı var. Bunlar reel kesim ve finans kesimidir. Eğer ekonomiyi sadece finans kesimi üzerinden yönetir, reel kesimi önemsiz hale getirirsen bu iş yürümez. Finans kesiminin mutlaka reel kesimle birlikte çalışması gerekir. Son 10–15 yıldır karmaşık finansal ürünler yoluyla servetler yaratıldı. Bu servetler, kâğıt üstünde yaratılan yapay servetlerdi. Bu kâğıtların toplam piyasa değerinin, dünyadaki fiziksel varlıkların toplam değerinin çok üstünde olduğunu görüldü. Eğer bir ekonomi ürettiğinden çok tüketirse, üretimi başka ülkelere havale eder, finansal varlıklarla ekonomiyi döndürmeye kalkarsa Amerika gibi duvara toslar. Amerika servis sektörünü büyütmüş. Üretimi de başka ülkelere havale etmiş. Ama eğer sen kendi para birimine güvenerek başka ülkelerin üretimini tüketirim denirse bu olmaz. Hizmet sektörü, üretim sektörünün üstüne oturmalı. Yani ona ihtiyacı var. Yani sen üreteceksin ki ürettiğini sigorta ettireceksin, onun muhasebe işlemlerini yapacaksın, vs. Bunu değiştirmek lazım. Amerika’nın yeni seçilen Başkanı da “Değişim” sloganı ile geldi. Bu değişime herkesin ayak uydurması lazım. Bu nedenle, dünya finans sistemi de yeniden şekillenecek bunun sonucunda. Ülkeler de yöneticiler de değişecek. Tüketmeden önce üretmeyi öğrenecek herkes. Reel ekonomiyi işin merkezine koymak zorundalar.
Kuralların gevşetilmesi yani deregülasyon modası hiç kuşkusuz kapitalizmin özünü oluşturan piyasa mekanizmasının her şeyi kendiliğinden düzelteceğine olan inançtır.2000’li yıllarda gevşetildiği bir ortamda girilmiştir. 2008 krizinin nedenlerinden biri de bu deregülasyon çılgınlığıdır. Kuralların gevşetilmesi piyasa mekanizmasının rasyonel çalışmasına değil saadet zinciri yaratılmasına yol açmış ve maliyeti yüksek olmuştur. Bugün geldiğimiz noktada kuralların varlığının şart olduğu anlaşılmış görünüyor. Ve bu krizden çıkarken kurallar büyük olasılıkla bir hayli ağırlaştırılacaktır. Ama tıpkı geçmişte olduğu gibi, işler derlenir derlenmez, piyasa toparlanır toparlanmaz kuralların gevşetilmesi düşüncesinin yeniden ön plana çıkması beklenmelidir. Küreselleşmiş bir sistem içinde para ve maliye politikaları artık tam bir koordinasyon içinde yürütülmek zorunda görünüyor. Yani Almanya’nın başına buyruk faiz politikaları izlemesi ya da Fransa’nın sabit döviz kuruna dönmesi ve arada bir devalüasyon yapması, İngiltere’nin bütçe açıklarını artırarak dengeyi bozması bu ortamda küresel çapta krizlere neden olabilecek adımlar oluşturur. O nedenle, küresel bir ekonomi politikaları çerçevesine ihtiyaç var. Bunun yapılacağı ideal yer IMF. Ama ne yazık ki IMF, on yılı aşkın bir süredir bağımsızlığını kaybetmiş ve ABD Hazinesinin güdümüne girmiş bir kurum niteliğindedir. Bu kriz bize iki şeyi acı biçimde öğretti: (1) Küresel sistemin yarattığı küresel yönetim, ulusal kurallarla ve ulusal denetimle denetlenemez. (2) Küresel sistemin gerekleri olan ekonomi politikası koordinasyonu ulusal politikalarla ve rastgele toplantılarla dizayn edilemez. Bu çerçevede atılacak adımların başında IMF ve Dünya Bankası’nı yeniden yapılandırmak gerekiyor. IMF artık gelişme yolundaki ülkelerin ekonomik sorunlarını çözmeye çalışan kurum kimliğinden çıkarılmalı, bu işlev Dünya Bankası’na devredilmelidir. Bugünkü IMF ise adı altında değiştirilmek suretiyle (Küresel Düzenleme ve Politikalar Kurumu gibi) tümüyle bir politika kurumu haline getirilebilir. Bu kurumda bütün üye ülkelerin gruplar halinde temsil edildiği icra kurulu olmalı ve yapılacak küresel finans düzenlemeleri bu kurulun onayından geçmelidir. Bu yeni kurumun üç temel görevi olmalıdır: (1) Mali sektörle ilgili kuralları geliştirmek ve küresel sisteme dahil olan bütün ekonomilerde uygulanmasını gözetmek. (2) Mali sektörle ilgili denetim mekanizmasının temel çerçevesini oluşturmak ve küresel olarak uygulanmasını sağlamak. (3) Küresel finans sisteminde geçerli olacak maliye ve para politikasının çerçevesini oluşturmak ve bunun küresel olarak uygulanmasını gözetmek. Bu yeni kurum emir verici değil tavsiye edici bir kurum olmalı, yapılan küresel finans düzenlemelere uymayan ekonomilere, kurumlara yönelik işlemler için uyarılar yapılmalıdır. Aynı zamanda bu kurumun düzenlemeleri reyting kuruluşları içinde gösterge olmalı ve bu kuruluşlarda reytinglerini bu kurallar ve düzenlemeler doğrultusunda yapılmalıdır. Hiç kuşkusuz her ülkenin ekonomik yapısı farklı olduğu için, farklı kurallara, farklı denetim mekanizmalarına ve farklı politika uygulamalarına sahip olması doğaldır. Ama bu farklar küresel finans sistemi bozacak, krize neden olacak, ötekilerin aleyhine gelişmeler yaratacak biçimde olmamalıdır. Yeni kurum, reel değerlerden kopuk balonlar oluşmasına engel olacak düzenlemeleri hazırlamalı ve buna göre yapılacak denetimlerin genel çerçevesini çizmelidir. Yeni kurum, bu kurallara ters uygulamalar içinde olan ülkeler ve finansal kuruluşlar için yatırımcıları uyarma görevini üstlenmelidir. Yatırımcılara engel olmamalıdır. Bütün bu uyarılara karşın o ülkelere ya da alanlara yatırım yapanlar ise kendi risklerini kendi üstlenmiş olarak oraya gitmeli, batış halinde de kimseden destek ya da yardım beklememelidir.
Yusuf Girayalp ATAN
Etiketler: devlet, ekonomi, kriz, küresel kriz, siyaset
