e-konomist.net

e-konomist
Türkiye İktisatçılar SıralamasıArşivİletişimRSSGiriş yapKayıt ol

Fakülteleri firmalaştırmak ya da fabrikalaştırmak

İrfan Kalaycı, CBT, S.1057, 22.06.2007
Fakülte… Firma… Fabrika… Üç sözcük de yabancı dilden. Fakat üçünün de çağdaş bir ekonomi için birbirini değişik açılardan tamamladıklarını ve birbirlerine pozitif dışsallıklar sağladıklarını düşünürsek onlara asla yabancı kalamayız. Hele, Sn. Orhan Bursalı’nın CBT’deki başyazısını (01.06.07) okuduktan sonra… Yazının başlığı olan “Dekanlık bir proje olabilir mi?” sorusu, epey zor/lama bir soruya benziyor. Bunun yerine “Fakülte projeci olabilir mi / bir fakültenin projesi ne olmalıdır?” diye sorarak, dekanlığı da kapsayan daha geniş ve bütünlükçü bir yaklaşım sergilenebilir.

Bursalı, yazısında temelde iki noktaya temas ediyor (tırnak içinde):

1- “ABD ve Avrupa’da üniversiteleri birer ‘işletme’ gibi görme anlayışı giderek egemen duruma gelmiştir.”

Bu saptama, küreselleşen Türkiye için de geçerlidir. Çünkü, kamu/özel ayırımı yapmaksızın, gelişmiş/gelişen pek çok üniversitemizde fakülteler, geleneksel olanlara karşı adeta ‘firma fakülteler’ ve/ya ‘fabrika fakülteler’ şeklinde kategorize olmuştur. Bu niteleme hak edilircesine, üniversite-sanayi işbirliği, üniversite-toplum işbirliğinden daha hızlı ilerlemektedir. Bize bu fikri veren; proje yapan akademisyenlerin, yaptıran üniversite / fakülte yönetimlerinin ve bu projeleri ekonomide katma değere dönüştüren özellikle sanayi ve hizmet sektörlerinin proje ticaretinde tatlı kazançlar elde etmeye başlamış olmalarıdır. Proje yapıp satan üniversite cephesi ek bir gelir sağlarken, müşteri cephesi de görece düşük maliyetlerle bir hizmet satın almaktadır. Ancak tüm bu gelişmelerin topluma refah şeklinde yansıması hemen ve kolay olmuyor.

Projecilik bir ticaret kapısı haline getirildi, yani piyasalaştırıldı. Şu gelir düzeyi yetersiz, gelir bölüşümünün de adaletsiz olduğu kapitalist düzenimizde; akademisyenlerin zoraki / gönüllü bir psikolojiyle projeciliğe soyunmasını yadırgamak ne kadar doğru olur, bilmiyorum. Aynı mantığı, bütçesi yetersiz olan ve kaynak yaratma gereksinimi duyan üniversitelere de uyarlamak mümkün. Proje satın alan firmalar bir yandan “maliyet enazlaması- kâr ençoklaştırması” ilkesiyle hareket ediyor, diğer yandan üniversitelerdeki potansiyel proje ruhunu sürekli canlı tutuyorlar.

2- “Dekanlığı bir üst düzey nitelikte tanımlayarak bir projeye dönüştürmek, belirli hedefler gözetmek ve bu ‘projeyi’ gerçekleştirebilecek bir insan aramak (veya atamak), doğru olmaz mı?”

Bursalı’nın yazısındaki asıl “kritik” soru bu… İşte burada gelenekçiler ile yenilikçiler karşı karşıya gelir. Zaten o da, dekanın seçiminden görevi sona ermesine kadar geçen süreçteki mevcut yapının değiştirilmesini pek kolay görmeyerek ‘deveye hendek atlatmaya’ benzetiyor. İzninizle önce birkaç “hendek” kuralım, sonra deveye atlattırma işini hayallerinize bırakalım…

a) İcraatçı dekanlık dönemi başlatılmalıdır. İcraatçı olan bir rektör, kendisi gibi icraatçı olan bir dekanla çalışmayı tercih etmelidir. Yine eskisi gibi, kiminle çalışmak istediğini YÖK’e bildirebilir, atamasını sağlayabilir. Ama o dekan, göreve başladığında fakülteye ne gibi yenilikler, kalıcı kazanımlar sağlayacağı yönünde idealleri, kısa-orta vadeli plan-programları olan girişken dekan adayları arasından seçilmelidir. Elbette seçilen / atanan dekanın bilimsel üretkenliği ve yetkinliğinin de üst düzeyde olması gerektiğini belirtmeye gerek yok. Böyle bir dekan, fakültesinin üretken olabileceği alanları derecelendirirken, akademisyenleri için ders-proje-seminer-bildiri sunumu arasında optimal dengeyi kurmakla sorumludur.

Dekan ile öğretim elemanları arasında sağlıklı bir iletişim ve işbirliği sağlanırsa; proje yapmaya ‘evet’ denilmesi, fakat bunun alternatif maliyetinin (vazgeçileni), derslere iyi hazırlanma, öğrenciye yeterli zaman ayırma, vb. şeklinde olmaması gerektiği sonucuna varılmalıdır. (Tersi de geçerlidir.) Resmi olarak tam zamanlı olan öğretim elemanları, fiilen yarı zamanlı, hatta çeyrek zamanlı çalışırlarsa (bazılarının işadamı kartvizitlerinden kolayca anlayabilirsiniz), “icraatçı dekanlık”tan geriye sadece dekanlık kalabilir.

b) Dekanlığa doçentlerin atanması… Profesör titrine sahip hocaların bu öneriye kızacağını tahmin etmek zor değil. Pekâlâ yetkin bir doçent dekanlık koltuğuna oturabilmeli. Burada handikap, bir doçentin dekanlık görevinden dolayı profesörlüğe hazırlık için fazla zaman ayıramaması ya da hiyerarşik yapıyı bozması, vs. olabilir.

Ancak, bu tür durumların uygulamada her zaman beklendiği gibi aksi sonuçlar doğurmayacağını düşünerek biraz rahatlayabiliriz. Zira, Türkiye’de doçent unvanını almış birinin prof. olabilmek için öyle olağanüstü bir çaba göstermesi pek gerekmiyor. Hiyerarşi sorununa gelince…Üniversite hastanelerinin bir çoğunun başhekimi doçent değil mi? Eğer mutlaka hiyerarşi korunacaksa bu makama niçin bir prof. atanmaz? Bir çapraz örnek de ordudan verilebilir: Deniz Harp Okulu’nun komutanlığına bazen tümamiral bazen de tuğamiral atanır. Ayrıca, bazı ülkelerde genelkurmay başkanlığını orgeneral yerine korgenerallerin yaptığı da biliniyor.

c) Dekanlık atamaları ve süresi kısıtlanmalı… Türkiye’de eskiden dekan deyince akan sular dururdu. Bunun bir nedeni dekanların az sayıda oluşuydu galiba. Her şey gibi onlar da çoğalınca, sular yerinde durmaz oldu. Şu önerilebilir mi? Bir dekan, (3+3 yıllığına) üst üste en fazla iki dönem ya da akademik yaşamı boyunca iki defa bu görevi üstlenmeli. Bu önerinin başka çeşitlemeleri olabilir: “Rektörle göreve başlayan bir dekan, rektörle gitmeli.” Bu tür politikalarla, bir dekanın her dönemin adamı olduğu yönündeki spekülasyonlar ve diğer yıpranma halleri azaltılabilir.

d) Fakülteler tipik ticarethane değil, bilimi üretme ve toplumsallaştırma merkezleridir … Bir fakülte, meslek yüksek okuluna indirgenirse saygınlığını koruyamaz. Salt proje ticareti yaparak da üretken olduğunu kanıtlayamaz. Bir fakülte piyasaya proje yapmadan önce, asıl kendisini geliştirecek projeler yapmalıdır. Bunun için dekanlıkla öğretim ve idari kadrosu + öğrenci birliği arasındaki iletişim ve etkileşim kanalları açık tutulmalıdır. Gereksinim-kaynak denklemini bir firma ya da bir fabrika nasıl çözüyorsa, fakülteler de o yöntemle çözebilmelidir.

Son olarak… Bir fakültenin asıl işi, girdisi de çıktısı da aynı olan öğrencileri çağdaş öğretim ve eğitim süreçlerinden geçirerek topluma ‘özgür (düşünen) birey’, ekonomiye de ‘kaliteli emekgücü-girişimci’ olarak kazandırmaktır. Panel, sempozyum vb. platformlarla da bilimi toplumsallaştırmasıdır. Her fakülte, bu hedefe ne kadar ulaştığını her dönem test edebilmelidir. Alın size, firma gibi fakülte, fabrika gibi fakülte… Ancak böyle model fakültelerini çoğaltabilen üniversiteler sayesinde ülkemiz, yürüdüğü refah merdiveninde daha üst basamaklara çıkabilecektir.

Yazan: e-konomist | Tarih: 25 Ekim 2007 | RSS | Geri bildirim | Yorum yap

Yorum yapın




porno
e-konomist.net e-konomist
porno travesti escort bayan