Makaleler
e-konomist.net iktisat alanında önde gelen akademisyenler, uzmanlar ve konuya ilgi duyan kişilerin görüş alışverişi yaptıkları bir piyasa olmayı hedeflemektedir. e-konomist’ de yayınlanmasını istediğiniz yazılar için lütfen editör ile temas kurunuz.
WidgetBucks - Trend Watch - WidgetBucks.com
Yazan: EDITOR | Tarih: 9 Kasım 2009
Hangi bölümlerin mezunları iş bulma konusunda daha şanslı? Bir araştırma epey fikir veriyor.
İnsan kaynakları ve yönetim danışmanlığı şirketi Data Expert’in hizmet verdiği firmaların eleman seçerken dikkat ettikleri kriterlerden yola çıkarak hazırladığı bir araştırmada, öne çıkan üniversite ve bölümler yol gösterici olabilir. Finans hizmetlerinden bilgisayar teknolojilerine kadar geniş bir çalışma alanına yayılan firmaları kapsayan ve bir buçuk yılda tamamlanan çalışmanın sonuçlarına bakılırsa sadece ünlü ve başarılı bir üniversitenin herhangi bir bölümünden mezun olmak hemen işe girmek için yeterli değil. Örneğin ODTÜ, Boğaziçi, Galatasaray, Sabancı, İTÜ gibi yüksek puan gerektiren ünlü üniversitelerin bile her bölümü listede yer almıyor.
ODTÜ
1. Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Öğretmenliği
2. Okul Öncesi Öğretmenliği
3. İngilizce Öğretmenliği
4. İstatistik
5. Kimya
6. Moleküler Biyoloji ve Genetik
7. Psikoloji
8. İktisat
9. İşletme
10. Siyaset Bilimi
11. Uluslararası İlişkiler
12. Küresel ve Uluslararası İlişkiler
13. Endüstri Ürünleri Tasarımı
14. Mimarlık
15. Şehir ve Bölge Planlama
16. Bilgisayar Mühendisliği
17. Çevre Mühendisliği
18. Elektrik – Elektronik Mühendisliği
19. Endüstri Mühendisliği
20. Gıda Mühendisliği
21. Havacılık ve Uzay Mühendisliği
22. İnşaat Mühendisliği
23. Kimya Mühendisliği
24. Makine Mühendisliği
25. Metalurji ve Malzeme Mühendisliği
26. Petrol ve Doğalgaz Mühendisliği
Devamı »
Yazan: Murat Çokgezen | Tarih: 16 Ekim 2009
| Aktöre tıkla, elbisesini al |
| İnternet reklamın ana mecralarından oluyor, ama Türkiye hazır mı? |
Google’ı “arama tabanlı bir reklam şirketi” olarak tanımlıyor Brightwell Holdings İş Geliştirme Direktörü Volkan Öztürk. Bahsettiği, iş hayatının geleceğini şekillendirmeye başlayan yeni bir reklamcılık modeli. Google, yapılan internet araması üzerinden reklam almaya dayalı yeni iş modeliyle, reklamverenlere ilk kez anlık “ölçülebilir bir reklam endeksi” sunuyor. Reklamveren de bu sayede, herhangi bir internet sitesinde reklam verdiği sayfanın Google’da arama yapan milyonlarca insan tarafından belirli bir zaman dilimi içinde kaç defa tıklandığını, ziyaretçilerin o sayfada ne kadar süre kaldığını, hangi ülkelerden o sayfaya en çok giriş olduğunu, hatta “dönüşüm oranları”nı (yani reklama bakanlardan kaçının ürünü aldığını) tespit edebiliyor.
Devamı » |
Yazan: e-konomist | Tarih: 20 Ağustos 2009
ABD’de gelir dağılımıyla ilgili son veriler, bu ülkede eşitsizliğin rekor düzeye ulaştığını ortaya koydu. Internal Revenue Service (IRS) tarafından açıklanan 2007 verilerine göre en tepedeki binde birlik dilimin gelirlerden aldığı pay açısından ABD tarihinin en yüksek düzeyine ulaşılmış durumda. 2007′de bu dilimdeki ailelerin (14,988 “süper zengin” aile) toplam gelirlerden aldığı pay yüzde 6.04′e yükseldi.
En tepedeki yüzde birlik dilimin payı da 2007′de yüzde 23.5′e yükselirken, bu oran 1928 yılı (Büyük ekonomik krizden bir yıl önce) hariç en yüksek düzeyi simgeliyor. 1928′de tepedeki yüzde birin payı yüzde 23.9′a ulaşmıştı.
California Üniversitesi (Berkeley) Ekonomi Bölümü öğretim üyelerinden Emmanuel Saez verileri değerlendirirken, ekonomik durgunluk dönemlerinde zenginlik yoğunluğunun azalma eğilimi gösterdiğini, ama hükümet politikalarıyla desteklenmemesi halinde bunun geçici olduğunu belirtiyor.
Saez, geçmiş verilere dayanarak Clinton ve Bush dönemlerinin bir karşılaştırmasını da yapıyor. 1993-2000 arasında (Clinton yönetimi) tepedeki yüzde 1′lik dilimin gelirleri her yıl ortalama yüzde 10.3 artarken, 2002-2007 arasında (Bush yönetimi) yıllık artış oranı yüzde 10.1 oluyor. İki yönetim dönemlerinde bu dilimin gelir artışları hemen hemen aynı oranda artarken durum geride kalan yüzde 99 için farklı. İlk dönemde yüzde 99′un geliri yılda yüzde 2.7 artarken ikinci dönemde artış hızı yarı yarıya azalarak yüzde 1.3′e düşüyor. Böylece 2002-2007 döneminde toplam gelir artışının üçte ikisi en tepedeki yüzde 1′e gidiyor.
Tepedeki yüzde 10′un gelirden aldığı payı tarihsel perspektifte değerlendiren Saez, bu kesimin 1920′lerin ortalarından 1940′a kadar gelirden ortalama yüzde 45 pay aldığını, savaşla birlikte bu oranın yüzde 32.5 düzeyine indiğini ve 1970′lere kadar yüzde 33 düzeyinde kaldığını, son 25 yılda ise yükselişe geçerek 2007′de yüzde 49.7 düzeyine çıktığını (borsa balonunun zirveye çıktığı 1928 yılı da dahil 1917′den beri en yüksek düzey) belirtiyor.
Saez’in değerlendirmesinde ilgi çekici saptamalardan bir başkası da, en tepedeki yüzde 1′lik dilimin kompozisyonunda yaşanan değişimle ilgili. Bu dilimde maaşlıların payının özellikle 1970′den itibaren giderek arttığı görülüyor. Çok yüksek maaşlı profesyonellerin bu dilim içindeki oranı 1970′deki yüzde 5.1′den 2007′de yüzde 12.4′e yükseliyor.
Link: http://www.newsweekturkiye.com/haberler/detay/31663/ABD-de-esitsizlik-rekoru
Yazan: Murat Çokgezen | Tarih: 2 Ağustos 2009
Amerika’nın en yanlış anlaşılan adamı
Joseph Stiglitz küresel ekonomik krizin yaklaştığını önceden gördü. Öyleyse, kendi ülkesinde Stiglitz’e niye hiç saygı duyulmuyor?
Bir nisan sabahı cep telefonu çalmaya başladığında, Anya Stiglitz Central Park’ta pilates dersinin tam ortasındaydı. Ekranda görünen numara “202″ idi. Anya telefonun Beyaz Saray’dan geldiğini anladı. Larry Summers’ın bir yardımcısı telefonun öbür ucundaydı ve Anya’nın Nobel ödüllü ekonomist kocası Joseph Stiglitz’e ulaşmaya çalışıyordu. Anya, “Aradığınızı Joe’ya söylerim” dedikten sonra karın bölgesini çalıştırmaya devam etti. Çok önemli bir şey değildir diye düşündü. İnsanlar Joe ile konuşmak istediklerinde sıklıkla onu arıyordu, çünkü her ne kadar Joe küresel ekonominin işleyişi üzerine 40 yıldır çalışıyorsa da, cep telefonundaki sesli mesajın nasıl çalıştığını pek anlayabilmiş değildi. O yüzden Joe’nun telesekreterinde Anya’nın sesinden “Joe mesajlarını dinlemez; onunla konuşmak istiyorsanız, aramaya devam edin” mesajı var.
Devamı »
Yazan: Murat Çokgezen | Tarih: 17 Temmuz 2009
Silikon Vadisi gözlemcileri, Google ile Microsoft arasındaki rekabeti bir savaş perspektifinden izlemeye bayılıyorlar. Arama devinin, Google Chrome adlı serbest işletim sistemi geliştirdiğini duyurması da bu metafora uygun gibi görünüyor: Microsoft’un alanına, 200 milyar dolarlık şirketin temellerine yöneltilmiş bir saldırı. Tıpkı Microsoft’un yeni arama motoru Bing’in nihayet Google’ın öncü konumundan tırtıklaması gibi. (Newsweek’in, Microsoft’un MSNBC’sinin ve MSN’inin içerik ortağı olduğunu belirtelim)
TechCrunch’ta bir başlık şöyleydi: “Google, Microsoft’un üzerine atom bombası atıyor ve bu bomba kromdan”. Seattle Post-Intelligencer, işletim sisteminden “Microsoft’un başını vuracak yeni bir top” diye söz ediyor. Birçok kişi, yeni işletim sistemini bomba etkisi, saldırı ya da hegemonyaya kafa tutuş olarak tanımlıyor.
Belki de öyledir. Ama ani patlamalar bekleyenler hayal kırıklığına uğrayabilir. Chrome’un önünde hala uzun bir yol var. Sistem 2010 yılının ikinci yarısında piyasa sürülecek; bu da hizmetlerini duyurulur duyurulmaz erişilebilir hale getirmeyi seven Google için olağanüstü uzun bir çıkış süresi. Chrome, ilk olarak satışları gözle görülür biçimde artan ancak halen toplam PC pazarının küçük bir bölümünü oluşturan netbook’larda (daha çok Web tarama için kullanılan küçük ve ucuz aletler) kullanılacak. Piyasaya sürülmesinden sekiz ay sonra yaklaşık yüzde 2′lik bir pazar payına ulaşan Chrome Web tarayıcısı, daha çok tüketiciye ulaşmak ve dördüncü sıraya yerleşmek için mücadele ediyor.
Devamı »
Yazan: shahii | Tarih: 20 Haziran 2009
Kapitalizmin temel kurumu olan piyasa, klasik iktisatçıların kullandığı ifadeyle söylemek gerekirse “görünmez el” yardımıyla kendinden beklenen bütün fonksiyonları yerine getirmektedir. Aslında bu görünmez elin ardında yatan felsefe son derece basit bir kabule dayanır: Bireyler kendi çıkarları peşinde koşar ve bu çıkarı maksimum kılmaya çalışırlar. Bütün bireyler bunu yaptığında da bütün toplum en üst derecede yarar sağlayacak, bir başka ifadeyle toplumsal refah maksimize edilmiş olacaktır.Bu yaklaşım önemli ölçüde doğrudur. Ne var ki eğer denetlenemediği ya da doğru kurallara bağlanamadığı takdir de yanlış sonuçlara götürüp kriz yaratan bir mekanizma haline gelmektedir. Kapitalizmi yukarı götüren de krize sokan da budur. Kurumlarda karlarını maksimize etmeye çalışırlar. Onlar da bu çabaları sırasında ekonomik büyümeye katkıda bulunurlar.Siyasetçilerin en hassas oldukları ekonomik gösterge büyümedir. Çünkü büyüme varsa işsizlik azalacak, kişilerin gelirleri ve dolayısıyla toplumsal refah artacak, sonuçta iktidardaki siyasetçilerin oy oranları yükselecek demektir. Yani oylarını maksimize etmeye çalışan siyasetçi açısından bireylerin çıkarlarını ve şirketlerin de karlarını maksimize etmesi olumlu bir durumdur.Bürokratlar ya da üst düzey kamu görevlileri yetkilerini ünlerini maksimize etmeye çalışırlar. Bunun bir nedeni kamu görevinden ayrıldıktan sonra başka alanlarda görev alabilmek için isim yapmaktır.Bu dört maksimizasyonun bire araya gelmesi, ekonomi büyüdüğü sürece bir sorun yaratmıyormuş gibi görünür. Ne var ki ekonomi krize girdiği zaman, siyasetçinin oy maksimizasyonu peşinde koşarken öteki alanlarda kriz yaratan bir mekanizmanın çalıştığını atladığı ya da buna bilerek göz yumduğu ortaya çıkmaya başlar. Kendi çıkarı da işin içinde işin içinde olduğunda siyasetçi optik kırılmaya maruz kalır ya da bilerek görmezden gelmeye yönelir. Bunun sonucunda gerekli önlemleri almaz, kuralları krizi önleyecek biçimde geliştirmez, hatta tam tersine krizi büyütecek adımlar atar. Bu dediğimiz yalnızca siyasetçi açısından değil, aynı zamanda yetkilerini ya da ünlerini maksimize etmeye çalışan üst düzey kamu görevlileri içinde geçerlidir. Hükümetten bağımsız olan kurumların başındaki yöneticiler bazı politikaların yürütülmesinde yetkilidirler. Bunların en başında Merkez Bankası, para politikasını hükümetten bağımsız olarak yürüten, dolayısıyla para politikasının yürütülmesinden sonuçlarından doğrudan sorumlu olan kurumdur. O nedenle bu tür krize giden kural dışılıkları Merkez Bankası’nın görüp gereken uyarıları yapması, en azından para politikasını ona göre yürütmesi gerekir. Ne var ki büyümenin büyüsü Merkez Bankalarını da kuşatacak kadar güçlüdür. Onlar da çoğu zaman bu büyüye kapılırlar.
Devamı »
Yazan: Murat Çokgezen | Tarih: 5 Haziran 2009
Bu adamların yasadışı işler peşinde koşan ya da mızır tipler olduklarını sanmayın. İsveç kökenli Korsan Parti’nin kurucularının duruşları, amaçları belli. 2006 tarihinde kurulan “Piratpartiet”, bugün İsveç dışında pek çok ülkede de* faaliyetlerini sürdürüyor. Çalışmalarını, alıştığımız anlamda “sağ-sol siyasetinde” değil, bambaşka, çoğu insanın göz ardı ettiği bir dizi noktada yoğunlaştırıyorlar. “Sağ ya da sol, aralarındaki çizgi artık pek de belirgin değil” diyorlar ve devrime gerek olduğunu düşündükleri üç konuya odaklanıyorlar: Birincisi telif hakları sistemi reformu, ikincisi tıbbi patentlerin ortadan kaldırılması, üçüncüsü de, özellikle 11 Eylül’den sonra devletler tarafından giderek daha fazla mercek altına alınan özel hayatların korunması.
Internet’teki popüler dosya paylaşım sitesi Pirate Bay’e yapılan polis baskınının ardından üye sayısı bir anda artan, geçtiğimiz ay site kurucularının hapis cezasına çarptırılmasından sonraysa üç katına çıkan (46 binden fazla üye) Korsan Parti, telif hakları kanunlarının kültürel paylaşıma engel olduğunu savunuyor. Partiye göre telif hakları, üretilen ve dağıtılan bir ürünü teşvik etmek yerine, bu ürünün paylaşılmasını kısıtlıyor. Ticari amaç gütmeyen tüm kopyalama ve kullanımın tamamen bedelsiz olmasını ve telif haklarının, eserin yayımlanmasından itibaren 5-10 yıl boyunca geçerli olmasını savunuyorlar.
İlaç patentleri konusunda da bir devrim öneren Korsan Parti, şu anki sistemin hem ahlaki hem de ekonomik açıdan büyük bir sorun olduğu kanısında. Söz konusu patentler nedeniyle ilaç temin edemeyen ve üretemeyen üçüncü dünya ülkelerinde her yıl sayısız insanın hayatını kaybettiğine dikkat çekiyorlar. Ar-Ge çalışmaları devletler tarafından desteklenen Novartis, Pfizer gibi büyük ilaç şirketlerinin yıllık mali raporlarını incelediklerinde, 1 milyar dolara varan yeni ilaç geliştirme fonlarının sadece yüzde 15′ini Ar-Ge’ye ayrıldığını, kalanınsa pazarlama, tanıtım gibi alanlara dağıtıldığını görmüşler. Partinin önerisi, devletlerin ilaç şirketlerine bu kadar fon sağlamak yerine, bu paranın yüzde 20’sini doğrudan Ar-Ge’ye kanalize etmesi, ulaşılan sonuçların herkese açıklanması ve ilaç şirketlerinin üretimi üstlenmesi. Benzer şablonların, halen bir çok jenerik ilacın üretiminde başarıyla kullanıldığını hatırlatıyorlar.
Devamı »
Yazan: Murat Çokgezen | Tarih: 2 Haziran 2009
Başkan Obama nihayet Çin büyükelçisini seçti; üstelik bunu yapmak için epeyce geç kaldı. Büyükelçi Jim Huntsman’ın 2012 başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti adayı olacağı söylentilerinden dolayı basın bu tercihin iç politikadaki olası etkileri üzerinde durdu. Washington’ın kendi politikasına odaklanması ise, küçük bir noktanın gözden kaçmasına neden oluyor: Huntsman dünyadaki en önemli ikili ilişkinin önemli adamı olmak üzere.
Obama yönetimi vites atarken Çin hükümeti kenarda boş oturmuyor. Başka bir deyişle, cennetin altında kaos vardı ve Pekin’in durumu mükemmel. Geçen iki ay boyunca Pekin, ABD yönetimindeki ekonomik ve finansal düzene meydan okuma olarak tanımlanabilecek bazı adımlar attı. Mart ayında Başbakan Wen Jiabao yıllık basın toplantısında ABD’nin mali politikaları ile ilgili çekincelerini açık bir biçimde dile getirdi. Mart ayı sonlarında da Çin Merkez Bankası Başkanı Zhou Xiaochuan, dünya rezerv parası olarak dolara bel bağlamanın maliyetinin, sağlanan faydayı aştığını söyledi. Xiaochuan, dolardan uzaklaşmak için IMF’nin Özel Çekme Hakları (ÖÇH) modelinden uyarlanan “süper-egemen rezerv parası” oluşturulmasını önerdi. Londra’da gerçekleşen G20 zirvesinde Wen, IMF’nin özel çekme haklarına verdiği borçları 250 milyar dolara kadar yükseltecek bir anlaşmayla amacı doğrultusunda ilerlediğini gösterdi. Financial Times’ın iddiasına göre Çin, dolardan uzaklaşırken son beş yıl içinde elindeki altın miktarını ikiye katladı. Çin Halk Bankası, yuan’ın küresel ölçekte kullanımını artırmak için Belarus, Malezya ve Arjantin gibi ülkelerle 95 milyarlık para takası başlattı. Çin aynı zamanda, bir döviz takası anlaşması olan Chang Mai İnsiyatifi’nin genişlemesine destek verdi. Financial Times’a göre Brazilya, Çin’le ticaretinden doları çıkarmak için ön müzakere sürecinde.
Devamı »
Yazan: kamilsensoy | Tarih: 13 Mayıs 2009
yasası olmamasına ve finans şirketi olmamalarına rağmen kendilerini finans şirketi gibi konumlandıran bu şirketler hızla çoğalıyor muğlak sözleşmelerle kendilerini her zaman hukuk karşısında korumaya alıyorlar barter yapacak şirketlerin sözleşme imzalamadan önce hukuk müşavirleriyle bilgi alişverişinde bulunmaları çok önemlidir. kamil şensoy
Yazan: Murat Çokgezen | Tarih: 11 Mayıs 2009
Hafta sonu medya tamamen Meksika’da 1000′den fazla kişinin Domuz Gribi’ne (Influenza A H1N1 olarak da bilinen) yakalandığı haberleri üzerinde yoğunlaştı. Yaklaşık 90 kişi bu salgında hayatını kaybetti. Hastalık, aralarında ABD’nin de bulunduğu başka ülkelere de yayılmış görünüyor. Salgınla ilgili en önemli bilgilerden biri, ABD ve Kanada’da vakaların “hafif” olarak tanımlanması.
Tehlikeli grip virüsleriyle ilgili haberlere eşlik eden ilk unsurlardan biri, bir salgın hastalığın etkilerinin ekonomik değerlendirmesi. Geçenlerde yayımlanan bir makaleye göre, Reuters 2008 yılında, IMF’nin bir grip salgınının 3 trilyon dolara mal olacağını, toplam Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’da yüzde 5′lik bir düşüşe yol açacağını söylediğini aktardı. Başka bir deyişle, salgın hastalık, şu anki derin iktisadi durgunluğu dünya çapında bir depresyona dönüştürebilir.
Geçen 10 yıl içinde, Asya’nın dünyanın geri kalan bölgelerine yayılan kuş gribi konusunda benzer endişeler yaşansa da, korkular gerçek olmadı. Son salgın hastalık, 1968′de ve 1969′da görülen Hong Kong gribi salgını olarak biliniyor. Hong Kong gribinden ölenlerin sayısının 750 bin ile bir milyon arasında olduğu, bunların arasında yaklaşık 34 bin ABD’linin bulunduğu tahmin ediliyor.
Devamı »