Yazan: e-konomist | Tarih: 16 Mayıs 2008
Çalışma, ülkelere bürokrasiyi daha da azaltmaları ve girişimcilerin önündeki engelleri kaldırmaları çağrısında bulunuyor
BRÜKSEL, 14 Mayıs 2008 — Dünya Bankası’nın yeni bir raporunda, geçtiğimiz on yılda Doğu Avrupa’daki ve eski Sovyetler Birliği’ndeki işçilerin üretkenliğindeki büyük artışın, büyümenin ve yaşam standartlarının yükselmesine yardımcı olduğu; ancak şirketlerin hızla kürselleşen bir dünyada daha üretken hale gelebilmesi amacıyla bürokrasinin azaltılması ve engellerin kaldırılması için daha fazla çaba gösterilmesi gerektiği ifade edilmektedir.
“Refahın Dizginlerini Çözmek – Doğu Avrupa’da ve Eski Sovyetler Birliği’nde Üretkenlik Artışı” başlıklı rapora göre, Bölgenin üretkenliğindeki –belirli bir sürede bir işçinin üretim miktarı- hızlı artış ekonomik büyümeyi arttırarak 1999 ve 2007 yılları arasındaki dönemde kişi başına düşen geliri %50’nin üzerinde yükseltmiş, yaklaşık 50 milyon kişiyi yoksulluktan kurtarmıştır.
Devamı »
Yazan: orpan | Tarih: 14 Nisan 2008
Cumhuriyet tarihimizin hiç kuşku yok ki en trajik olaylarından biri Madımak Oteli yangını. Bu olaydaki zıt kutuplardan biri olan aydınlar ile diğer kutup olan muhafazakarların bugün aynı noktada buluşması ise yakın siyasi tarihimizin en dikkate değer çelişkilerinden birini oluşturuyor. Bu çelişkinin analizi ise bugün içinde bulunduğumuz siyasi ve ekonomik ortamın gerçeklerini sorgulamamızı sağlayabilir.
Şöyle ki; Bu kısa sürede ne oldu da düşman kardeşler dost oldular. İktidarın en stratejik silahlarının başında gelen muhafazakar medya ne oldu da bugünlerde toplumun dışladığı aydın tabir edilen şahsiyetleri konuk olarak baş tacı etmeye hatta bir adım ileri giderek yazar-konuk yazar-yorumcu olarak, son aşamada ise TMSF(tasarruf mevduatı sigorta fonu) ihaleleri ile ele geçirilen medya kuruluşlarında yönetici pozisyonunda istihdam etmeye başladılar. Yirmi yıl önce olsaydı eski siyasilerimiz bu durumu ‘‘dün dündür bugün bugündür’’ repliği ile izah edebilirlerdi. Ancak bugün durum hiç de öyle değil. Bu dönüşümün derinliklerine indikçe iktisat politikaları, küreselleşme, AB gibi gerçeklerin varlığını inkar edemeyiz.
Devamı »
Yazan: e-konomist | Tarih: 19 Mart 2008
Bir ülkenin sosyal güvenlik, emeklilik ve sağlık sisteminin reformu, kafasını kuma gömmüş, ideolojik veya dünyadan habersiz kişilerin becerebileceği bir iş değildir. Birkaç zamandır vurgulamaktayız. Türkiye 1991 yılından bu yana iflasın eşiğinde, yılda 25 milyar doların üstünde GSMH oranı olarak (yeni değil eski gelir sayıları ile oran ) yüzde beşe yaklaşan bir sosyal güvenlik açığı vermektedir. Eğer sosyal güvenlik açığı olmasa, eğitim için, yoksulluk için veya yatırım için yılda 25-30 milyar dolar ek sosyal amaçla kullanabilecek fonumuz olacaktı.
Devamı »
Yazan: Murat Çokgezen | Tarih: 4 Mart 2008
Bugün sosyal güvenlik, emeklilik ve sağlık konusundaki düşüncelerimizi kısaca özetleyeceğiz.
Birincisi, Türkiye 1991 yılında S. Demirel’in erken emeklilik seçim vaadini yerine getirmesi sosyal güvenlik sistemini perişan etmiştir. Bugün ortalama emeklilik 46 ve ortalama hayat beklentisi (bebek ölümleri çıktıktan sonra) 77 yıl civarındadır. Yani hiçbir sosyal güvenlik ve emeklilik sistemi bu tür emekliliği kaldıramaz. Kaldı ki bir de kayıtdışılık olgusu var. Sağlık tarafı da zaten büyük bir sorun oluşturmakta idi.
Ancak Türkiye burada da durmamış, 1999 ve 2006 yıllarında da Sosyal Güvenlik Sistemi Reformu’nu uzlaşmasız bir yaklaşımla dondurmuş ve sistemin açıklarının yılda 25-30 milyar dolara gelmesine neden olmuştur. Burada akademisyenlerin ideolojisi, sendikaların uzun vadeli değil fırsatçı yaklaşımı, medyadaki konuyu anlamayan kişilerce yapılan ajitasyon, siyasi partilerin sosyal güvenliğe toplumun en önemli meselesi değil, birbirini hırpalama aracı olarak siyasi şekilde yaklaşmaları, açıkların daha da büyümesine neden olmuştur.
Devamı »
Yazan: orpan | Tarih: 27 Şubat 2008
AB-Türkiye ilişkilerinin seyri tüm ekonomistler ve konuya ilgi duyan herkes için bir macera filminden çok, bir tarafta ezenin diğer tarafta ise direnenin başrol ynadığı,sonunun en azından bizim için mutlu bitmeyeceği belli olan Türk-Ecnebi ortak yapımı bir filme benzemeye başladı. Bu tespiti güçlendirmek için elimizdeki doneler yeterince güçlü ve somut.
1-AB’nin üçüncü ülkeler ile yaptığı Serbest Ticaret Anlaşmalarında bizim lokomotif sektörlerimizin (tekstil-otomotiv gibi) dikkate alınmaması, bu ürünlerin hem AB’ye ihracında hem de iç piyasada rekabet şartlarını olumsuz etkilemekte olup, Gümrük Birliğinden kaynaklanan bu handikaplara çözüm olabilecek aynı ülkeler ile Türkiye’nin de Serbest Ticaret Anlaşması imzalaması gibi çarelerin AB tarafından desteklenmemesi sonucu oluşacak haksız rekabetin yansımaları üretim ve istihdam azalması ile dış ticaret açığının büyümesi olarak fatura edilmektedir. Bu gidişata en güncel örneği tekstil sektörünün Türkiye’deki bazı yatırımlarını Mısır’a kaydırmasını verebiliriz.
2-Haziran 2007’de yürürlüğe giren ve AB içinde üretilen veya ithal edilen kimyasalları merkezi bir veri tabanına kaydettirilmesi şeklinde özetleyebileceğimiz REACH TÜZÜĞÜ’nün tetkikinde de Türkiye’nin AB dışı üretici konumunda gösterildiği görülecektir.Uygulama zaten AB içerisinde birçok soru işaretlerine sahip olmakla birlikte bizi asıl ilgilendiren, bu sektördeki küçük ve orta ölçekli ihracatçılarımıza ek maddi külfetler getirmesi ve ihraç ürünü kimyasal madde formülasyonlarının da AKA’ya (Avrupa Kimyasallar Ajansı) kaydı esnasında deşifre olmasıdır .Söz konusu tüzüğün ekonomik menfi etkilerinden çok teknolojik ve siyasi boyutunun önemi AB’nin ikili ilişkilerdeki samimiyetini sorgulamamızı gerektirmektedir.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün olup, gelinen noktada AB ile ilişkilerimizi tekrar gözden geçirerek bir anlamda swot analizi yapmak ve buna göre yeni stratejiler belirlemek bu maratonda bazı kazanımlar elde etmenin yollarını da açabilecektir. Gümrük Birliğinin teknik olarak tek tarafın çıkarları üzerine konumlandırılmasının ekonomiye olumsuz etkileri süreklilik gösterse de AB Müktesebatının 35 fasıl başlığından ekonomi ile doğrudan ilgisi bulunmayan konu başlıklarında üst düzey standartların hayata geçirilebilmesi ülkemiz için bu yolda kazanılan teselli ikramiyesi olacaktır.
Yazan: e-konomist | Tarih: 25 Şubat 2008
MIT Technology Review (http://www.technologyreview.com/) dergisi editörleri her yıl, bir önceki yılın en fazla dikkat çeken 10 çalışmasını gelişen teknolojiler listesi olarak ilan ediyorlar. Bir kısmına önceki TeknoBülten’lerde de yer verdiğimiz bu çalışmalar arasından 2008 için seçilenleri aşağıda sunuyoruz.
Devamı »
Yazan: e-konomist | Tarih: 16 Şubat 2008
MERKEZ Bankası, faizleri 25 baz puan (yani % 1’in dörtte biri) düşürerek, bir bakıma faizleri artırmış oldu.Dünyada döviz (hard currency) diye adlandırılan paraların reel faizleri % 1’ler düzeyinde geziniyor. ABD’de nominal faizler % 40 indirildi. Gerek ABD’den, gerek AB’den faizler indirilecek sinyalleri gelmeye devam ediyor. Diğer yandan gelişmiş ülkelerde enflasyonda yükselme var.
Devamı »
Yazan: e-konomist | Tarih: 6 Şubat 2008
30 milyon USD ve 80 milyon USD.
Birinci rakam Çin’in yabancı döviz rezervine her saat eklediği miktar. İkinci rakam ABD’nin her saat kaybettiği sermaye, yani dış açığındaki artış (yabancıların ABD’den aldığı değerli varlıklar). Bu böyle giderse işin kaç yılda nereye gideceği açık elbet. Herkes biliyor bu böyle gitmeyecek.
Dolar/Euro kuru %20 değiştiğinde çinin kaybının 300 milyar dolar olacağı tahmin ediliyor. Bu Çin’in yıllık üretiminin %13’ü büyüklüğünde. Yani piyasaları en az %10 indirecek bir rakam. Zaten öyle oldu!
Çin’in şu andaki dolar rezervinin büyüklüğü 1.5 trilyon dolar. Bu ABD Merkez Bankası’nın (Fed) altın rezervlerinin tümünü üç defa alacak büyüklükte.
Londra’daki gayrimenkul fiyatlarının yüksekliğini herkes duymuştur. Çin’in dolar rezervinin büyüklüğü tüm Londra’daki gayrimenkulün hepsini satın alır ve Çinlilerin elinde hala yarım trilyon dolar kalır.
Zavallı Çin! O kadar para orada yatıp duruyor!
Devamı »
Yazan: orpan | Tarih: 30 Ocak 2008
AB’ye tam üye olmadan Gümrük Birliğine dahil olmanın sancıları kamuoyunu yeterince meşgul ederken Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliğini otoriteye bağlayan 1/95 sayılı OKK’nın (Ortaklık Konseyi Kararı) en önemli başlıklarından olan kurumsal işbirliği kapsamında, vergi denetimini zaafiyete uğratan mevzuat reformlarının dayatılması bu ortaklığın ülkemiz lehine işlemediğinin en somut örneklerinden birini teşkil ediyor.
Bu bağlamda 19.01.2008 tarihli R.G.’de yayımlanan ve yayım tarihinden 6 ay sonra yürürlüğe girecek olan 60 seri nolu Gümrük Genel Tebliğine göre ithalatta en stratejik sektörlerin başında gelen antrepo işletmeciliğinde gümrüklerin denetim yetkisi özel sektöre yani gümrük müşavirlerine devrediliyor.Bu uygulama yüzeysel bakıldığında basit bir teknik düzenleme gibi görünse de böyle masum bir gerekçeyle izah edilemeyecek kadar ciddi, bir anlamda kurda kuzuyu teslim etmekle eşdeğer bir düzenleme.Tebliğin kısaca meali, antrepo işletmeciliği yapan şirketler yurtdışından gelecek malların antrepoya giriş ve çıkış işlemleri ile stok kayıtlarının denetimini kendi belirleyecekleri yani işveren sıfatı ile görevlendirecekleri gümrük müşavirlerine yaptıracaklar ve suistimallerden kaynaklanan vergi kayıplarından müteselsilen sorumlu olacaklar.Bu uygulamanın öncelikle ithal edilen mal miktarında kayıt dışılığa yol açacağı, akabinde kaçakçılık fiillerini arttıracağı ve bunun sonucunda gümrük vergi gelirlerinde hatırı sayılır bir kayba yol açacağını bilmek için kahin olmaya gerek olmadığı açık.
Devamı »
Yazan: e-konomist | Tarih: 28 Ocak 2008
YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, “üniversiteler bedava, bu dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir” veciz sözüyle bir cümlede iki yanlış birden yapma başarısını gösterdikten hemen sonra, Murat Belge, Baskın Oran ve Taha Akyol gibi “özgürlükçü” yazarlar, düşünmeden aynı yanlışı tekrar etmekte gecikmediler. Hatta öyle ki, kimisi “bedavacılığın bozulması gereken bir ezber olduğunu” (B. Oran), kimisi “parasız üniversite istemenin etik bir sorun teşkil ettiğini” (M. Belge), bir başkası da “bilimin ticarileştirilmesi gerektiğini ve paralı üniversitenin fırsat eşitliği yaratacağını” (T. Akyol) dillendirdi. Elbette ki bu “özgürlükçü” yazarlar, savunduklarının, sınıfsal gerçekliği gözardı eden kerameti kendinden menkul bireyci bir demokrasi kurgusu ile piyasa faşizmini uzlaştırmaya hizmet edeceğinden bihaberdirler. Böyle düşünen birisi için, “bedava üniversite istemek” etik olmayacak, ama bölüşüm sorununun adını bile ağzına almamak bırakalım “etik” olup olmamayı, bir sorun olarak bile görülmeyecek. Kaldı ki asıl ezber, üniversitelerin “bedava” olduğu üzerinedir ve mutlaka bozulması gerekir.
Bütün dünya mı?
Devamı »