Yazan: Murat Çokgezen | Tarih: 9 Haziran 2010
FIFA 2010 dışı kalan en değerli onbir ve yedekleri
Sakat oldukları ya da kadroya alınmadıkları için Güney Afrika’ya gitmeyenlerin değeri yaklaşık yarım milyar euro!
Güney Afrika Cumhuriyeti’nde Dünya Kupası heyecanı klişe deyimle ‘önemli eksiklere rağmen’ başlıyor. Milli takımları finallerde yer almasına rağmen çeşitli nedenlerle kupada boy göstermeyecek futbol yıldızlarının sayısı sürekli artıyor.
Devamı »
Yazan: Murat Çokgezen | Tarih: 8 Mayıs 2010
ÜNİVERSİTEYE GEÇİŞTE BARAJ GETİRİLMELİ, SORULARIN YARISININ YANITLANMASI ŞARTI ARANMALIDIR
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi, iortas@cu.edu.tr
Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) sonuçları açıklandı. Sınava giren yaklaşık 1.5 milyon öğrenciden 1.233.000 bin kişi barajı aşarak sınavdan başarı ile çıkmıştır. ÖSYM tarafından verilen değerlere bakıldığında üniversiteye geçişte eleme sistemi başarısızlığı örtmektedir. Sınav sonuçları ülkemizde üniversitede okumak için asgari alınması gereken puanı göstermiyor. 160 sorudan birkaçını yapan programlara kayıt yaptırabilmektedir sorusu ortaya çıkmaktadır. Gerek sınav sonuçlarını, gerekse geçiş şartını çok iyi okumak gerekiyor.
Kaç Öğrenci Üniversiteyi Okuyacak Düzeydedir?
Uzun zamandır ülkemizde Liseye ve Üniversiteye giriş sınav sonuçlarını izliyorum. Bilindiği gibi geçmişte üniversiteye giriş sınavı için öğrenciler lise son sınıfta veya kazanamayanlar bir yıl daha evde veya dershaneye giderek sınava hazırlanırlardı. Şimdi sınavlar ilköğretim 6. sınıfa kadar inmiş, her yıl bir seviye belirleme sınavı, buradan liselere geçiş ve oradan da üniversiteye hazırlanılmaktadır. Sınav sonuçlarından izlediğim en önemli konu öğrencilerin sorulan sorulardan kaç tanesini cevaplayabildiği üzerinedir. Görebildiğimiz kadarı ile ülkemizde uzun zamandır bir eğitim faciası yaşanıyor. Öğrencilerin çoğunluğunun ortaöğretimde temel bilgiden yoksun olduğu sınav sonuçlarına da açıkça yansıyor. 2010 yılı birinci YGS’ de adaylara Türkçe, Sosyal Bilimler, Matematik ve Fen Bilimleri’nde 40′ar soru soruldu. Sınava giren öğrencilerin yarısı hiç fen sorularına dokunmamış. Fen Bilimleri’nde soruların sadece yüzde 10′nun öğrenciler tarafından doğru cevaplandırıldığı belirtildi. Bir soru cevabı doğru kabul e
Devamı »
Yazan: EDITOR | Tarih: 27 Nisan 2010
Son günlerde Burgaz Rakı’nın Hayyam Garipoğlu’na geri verilmemesi yönünde müthiş bir kamuoyu yaratıldı. Kamu yararı bahanesiyle gerçekleşen haber ve yorumların, aslında ekonomik bir cinayetin perdelenmesine yaradığına inanıyorum.
Olayı kavrayabilmek için kısa bir özet yapmalıyım.
***
Türk rakı piyasası Amerikan menşeli yatırım fonu Texas Pacific Group’a (TGG) ait Mey İçki’nin kesin hakimiyetiyle özel sektöre açıldı. Tekel’in içki bölümü, Nurol/Limak/Özaltın/TÜTSAB tarafından (Mey adıyla) 293 milyon dolara satın alındı. Ve iki yıl sonra bu firmalar, Mey İçki’yi 900 milyon dolara Amerikalı fona devretti.
***
2004 yılında Mey İçki’nin pazar payı yüzde 99 idi. Yeni Rakı, Tekirdağ gibi yılların markasına kim dayanacaktı ki!
Ama herkes yanıldı.
Bankasına el konulan ve kamuya 350 milyon dolar borcu olan Hayyam Garipoğlu (eşi-dostu adına) Burgaz Rakı’yı kurdu. Tariş de dahil olmak üzere pazara 10’a yakın farklı özel sektör firması girdi. İnanılmaz bir rekabet başladı. Efe, Beylerbeyi, Fasıl, Burgaz, Ata isimleriyle onlarca yeni rakı ile içki severlerin sofrasına geldi. Ucuz, popüler, premium gibi segmentler oluştu.
Devamı »
Yazan: EDITOR | Tarih: 9 Kasım 2009
Hangi bölümlerin mezunları iş bulma konusunda daha şanslı? Bir araştırma epey fikir veriyor.
İnsan kaynakları ve yönetim danışmanlığı şirketi Data Expert’in hizmet verdiği firmaların eleman seçerken dikkat ettikleri kriterlerden yola çıkarak hazırladığı bir araştırmada, öne çıkan üniversite ve bölümler yol gösterici olabilir. Finans hizmetlerinden bilgisayar teknolojilerine kadar geniş bir çalışma alanına yayılan firmaları kapsayan ve bir buçuk yılda tamamlanan çalışmanın sonuçlarına bakılırsa sadece ünlü ve başarılı bir üniversitenin herhangi bir bölümünden mezun olmak hemen işe girmek için yeterli değil. Örneğin ODTÜ, Boğaziçi, Galatasaray, Sabancı, İTÜ gibi yüksek puan gerektiren ünlü üniversitelerin bile her bölümü listede yer almıyor.
ODTÜ
1. Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Öğretmenliği
2. Okul Öncesi Öğretmenliği
3. İngilizce Öğretmenliği
4. İstatistik
5. Kimya
6. Moleküler Biyoloji ve Genetik
7. Psikoloji
8. İktisat
9. İşletme
10. Siyaset Bilimi
11. Uluslararası İlişkiler
12. Küresel ve Uluslararası İlişkiler
13. Endüstri Ürünleri Tasarımı
14. Mimarlık
15. Şehir ve Bölge Planlama
16. Bilgisayar Mühendisliği
17. Çevre Mühendisliği
18. Elektrik – Elektronik Mühendisliği
19. Endüstri Mühendisliği
20. Gıda Mühendisliği
21. Havacılık ve Uzay Mühendisliği
22. İnşaat Mühendisliği
23. Kimya Mühendisliği
24. Makine Mühendisliği
25. Metalurji ve Malzeme Mühendisliği
26. Petrol ve Doğalgaz Mühendisliği
Devamı »
Yazan: e-konomist | Tarih: 20 Ağustos 2009
ABD’de gelir dağılımıyla ilgili son veriler, bu ülkede eşitsizliğin rekor düzeye ulaştığını ortaya koydu. Internal Revenue Service (IRS) tarafından açıklanan 2007 verilerine göre en tepedeki binde birlik dilimin gelirlerden aldığı pay açısından ABD tarihinin en yüksek düzeyine ulaşılmış durumda. 2007′de bu dilimdeki ailelerin (14,988 “süper zengin” aile) toplam gelirlerden aldığı pay yüzde 6.04′e yükseldi.
En tepedeki yüzde birlik dilimin payı da 2007′de yüzde 23.5′e yükselirken, bu oran 1928 yılı (Büyük ekonomik krizden bir yıl önce) hariç en yüksek düzeyi simgeliyor. 1928′de tepedeki yüzde birin payı yüzde 23.9′a ulaşmıştı.
California Üniversitesi (Berkeley) Ekonomi Bölümü öğretim üyelerinden Emmanuel Saez verileri değerlendirirken, ekonomik durgunluk dönemlerinde zenginlik yoğunluğunun azalma eğilimi gösterdiğini, ama hükümet politikalarıyla desteklenmemesi halinde bunun geçici olduğunu belirtiyor.
Saez, geçmiş verilere dayanarak Clinton ve Bush dönemlerinin bir karşılaştırmasını da yapıyor. 1993-2000 arasında (Clinton yönetimi) tepedeki yüzde 1′lik dilimin gelirleri her yıl ortalama yüzde 10.3 artarken, 2002-2007 arasında (Bush yönetimi) yıllık artış oranı yüzde 10.1 oluyor. İki yönetim dönemlerinde bu dilimin gelir artışları hemen hemen aynı oranda artarken durum geride kalan yüzde 99 için farklı. İlk dönemde yüzde 99′un geliri yılda yüzde 2.7 artarken ikinci dönemde artış hızı yarı yarıya azalarak yüzde 1.3′e düşüyor. Böylece 2002-2007 döneminde toplam gelir artışının üçte ikisi en tepedeki yüzde 1′e gidiyor.
Tepedeki yüzde 10′un gelirden aldığı payı tarihsel perspektifte değerlendiren Saez, bu kesimin 1920′lerin ortalarından 1940′a kadar gelirden ortalama yüzde 45 pay aldığını, savaşla birlikte bu oranın yüzde 32.5 düzeyine indiğini ve 1970′lere kadar yüzde 33 düzeyinde kaldığını, son 25 yılda ise yükselişe geçerek 2007′de yüzde 49.7 düzeyine çıktığını (borsa balonunun zirveye çıktığı 1928 yılı da dahil 1917′den beri en yüksek düzey) belirtiyor.
Saez’in değerlendirmesinde ilgi çekici saptamalardan bir başkası da, en tepedeki yüzde 1′lik dilimin kompozisyonunda yaşanan değişimle ilgili. Bu dilimde maaşlıların payının özellikle 1970′den itibaren giderek arttığı görülüyor. Çok yüksek maaşlı profesyonellerin bu dilim içindeki oranı 1970′deki yüzde 5.1′den 2007′de yüzde 12.4′e yükseliyor.
Link: http://www.newsweekturkiye.com/haberler/detay/31663/ABD-de-esitsizlik-rekoru
Yazan: Murat Çokgezen | Tarih: 2 Ağustos 2009
Amerika’nın en yanlış anlaşılan adamı
Joseph Stiglitz küresel ekonomik krizin yaklaştığını önceden gördü. Öyleyse, kendi ülkesinde Stiglitz’e niye hiç saygı duyulmuyor?
Bir nisan sabahı cep telefonu çalmaya başladığında, Anya Stiglitz Central Park’ta pilates dersinin tam ortasındaydı. Ekranda görünen numara “202″ idi. Anya telefonun Beyaz Saray’dan geldiğini anladı. Larry Summers’ın bir yardımcısı telefonun öbür ucundaydı ve Anya’nın Nobel ödüllü ekonomist kocası Joseph Stiglitz’e ulaşmaya çalışıyordu. Anya, “Aradığınızı Joe’ya söylerim” dedikten sonra karın bölgesini çalıştırmaya devam etti. Çok önemli bir şey değildir diye düşündü. İnsanlar Joe ile konuşmak istediklerinde sıklıkla onu arıyordu, çünkü her ne kadar Joe küresel ekonominin işleyişi üzerine 40 yıldır çalışıyorsa da, cep telefonundaki sesli mesajın nasıl çalıştığını pek anlayabilmiş değildi. O yüzden Joe’nun telesekreterinde Anya’nın sesinden “Joe mesajlarını dinlemez; onunla konuşmak istiyorsanız, aramaya devam edin” mesajı var.
Devamı »
Yazan: Murat Çokgezen | Tarih: 17 Temmuz 2009
Silikon Vadisi gözlemcileri, Google ile Microsoft arasındaki rekabeti bir savaş perspektifinden izlemeye bayılıyorlar. Arama devinin, Google Chrome adlı serbest işletim sistemi geliştirdiğini duyurması da bu metafora uygun gibi görünüyor: Microsoft’un alanına, 200 milyar dolarlık şirketin temellerine yöneltilmiş bir saldırı. Tıpkı Microsoft’un yeni arama motoru Bing’in nihayet Google’ın öncü konumundan tırtıklaması gibi. (Newsweek’in, Microsoft’un MSNBC’sinin ve MSN’inin içerik ortağı olduğunu belirtelim)
TechCrunch’ta bir başlık şöyleydi: “Google, Microsoft’un üzerine atom bombası atıyor ve bu bomba kromdan”. Seattle Post-Intelligencer, işletim sisteminden “Microsoft’un başını vuracak yeni bir top” diye söz ediyor. Birçok kişi, yeni işletim sistemini bomba etkisi, saldırı ya da hegemonyaya kafa tutuş olarak tanımlıyor.
Belki de öyledir. Ama ani patlamalar bekleyenler hayal kırıklığına uğrayabilir. Chrome’un önünde hala uzun bir yol var. Sistem 2010 yılının ikinci yarısında piyasa sürülecek; bu da hizmetlerini duyurulur duyurulmaz erişilebilir hale getirmeyi seven Google için olağanüstü uzun bir çıkış süresi. Chrome, ilk olarak satışları gözle görülür biçimde artan ancak halen toplam PC pazarının küçük bir bölümünü oluşturan netbook’larda (daha çok Web tarama için kullanılan küçük ve ucuz aletler) kullanılacak. Piyasaya sürülmesinden sekiz ay sonra yaklaşık yüzde 2′lik bir pazar payına ulaşan Chrome Web tarayıcısı, daha çok tüketiciye ulaşmak ve dördüncü sıraya yerleşmek için mücadele ediyor.
Devamı »
Yazan: shahii | Tarih: 20 Haziran 2009
Kapitalizmin temel kurumu olan piyasa, klasik iktisatçıların kullandığı ifadeyle söylemek gerekirse “görünmez el” yardımıyla kendinden beklenen bütün fonksiyonları yerine getirmektedir. Aslında bu görünmez elin ardında yatan felsefe son derece basit bir kabule dayanır: Bireyler kendi çıkarları peşinde koşar ve bu çıkarı maksimum kılmaya çalışırlar. Bütün bireyler bunu yaptığında da bütün toplum en üst derecede yarar sağlayacak, bir başka ifadeyle toplumsal refah maksimize edilmiş olacaktır.Bu yaklaşım önemli ölçüde doğrudur. Ne var ki eğer denetlenemediği ya da doğru kurallara bağlanamadığı takdir de yanlış sonuçlara götürüp kriz yaratan bir mekanizma haline gelmektedir. Kapitalizmi yukarı götüren de krize sokan da budur. Kurumlarda karlarını maksimize etmeye çalışırlar. Onlar da bu çabaları sırasında ekonomik büyümeye katkıda bulunurlar.Siyasetçilerin en hassas oldukları ekonomik gösterge büyümedir. Çünkü büyüme varsa işsizlik azalacak, kişilerin gelirleri ve dolayısıyla toplumsal refah artacak, sonuçta iktidardaki siyasetçilerin oy oranları yükselecek demektir. Yani oylarını maksimize etmeye çalışan siyasetçi açısından bireylerin çıkarlarını ve şirketlerin de karlarını maksimize etmesi olumlu bir durumdur.Bürokratlar ya da üst düzey kamu görevlileri yetkilerini ünlerini maksimize etmeye çalışırlar. Bunun bir nedeni kamu görevinden ayrıldıktan sonra başka alanlarda görev alabilmek için isim yapmaktır.Bu dört maksimizasyonun bire araya gelmesi, ekonomi büyüdüğü sürece bir sorun yaratmıyormuş gibi görünür. Ne var ki ekonomi krize girdiği zaman, siyasetçinin oy maksimizasyonu peşinde koşarken öteki alanlarda kriz yaratan bir mekanizmanın çalıştığını atladığı ya da buna bilerek göz yumduğu ortaya çıkmaya başlar. Kendi çıkarı da işin içinde işin içinde olduğunda siyasetçi optik kırılmaya maruz kalır ya da bilerek görmezden gelmeye yönelir. Bunun sonucunda gerekli önlemleri almaz, kuralları krizi önleyecek biçimde geliştirmez, hatta tam tersine krizi büyütecek adımlar atar. Bu dediğimiz yalnızca siyasetçi açısından değil, aynı zamanda yetkilerini ya da ünlerini maksimize etmeye çalışan üst düzey kamu görevlileri içinde geçerlidir. Hükümetten bağımsız olan kurumların başındaki yöneticiler bazı politikaların yürütülmesinde yetkilidirler. Bunların en başında Merkez Bankası, para politikasını hükümetten bağımsız olarak yürüten, dolayısıyla para politikasının yürütülmesinden sonuçlarından doğrudan sorumlu olan kurumdur. O nedenle bu tür krize giden kural dışılıkları Merkez Bankası’nın görüp gereken uyarıları yapması, en azından para politikasını ona göre yürütmesi gerekir. Ne var ki büyümenin büyüsü Merkez Bankalarını da kuşatacak kadar güçlüdür. Onlar da çoğu zaman bu büyüye kapılırlar.
Devamı »