e-konomist.net

e-konomist
Türkiye İktisatçılar SıralamasıArşivİletişimRSSGiriş yapKayıt ol

Almanya’da bir AB Çalıştayı

İrfan Kalaycı
Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Vakfı’nın bir çalıştayının davetlisi olarak gittiğimiz Almanya’yı, sembollerinden biriyle anlatmak gerekirse, o da öncelikle Ren nehri olmalıydı. Zaten çalıştay süresince gezip gördüğümüz yerler, adını buradan alan Kuzey Ren Vestfelya (KRV) eyaleti idi. Bir haftalık kadar kısa fakat bir çok gözlem ve izlenimi sığdırabildiğimiz gezi sırasında, insanın aklından, bir süredir hakkında konuşulan Almanya ekonomisinin resesyonu hatırlatan konjonktürü ile Ren’in doğal durgun hali arasında bir ilişki kurmak geçiyordu.

TAM’nin merkezi, KRV’nin en büyük kenti olan Essen’de olup Türkiye ile Almanya ve Avrupa Birliği arasında bir köprü. Şu sıralar kuruluşunun 20.yıldönümünü Türkiye’den davet ettiği çeşitli kişi ve heyetlerle bir dizi kültürel/ bilimsel proğramlarla kutlamaya devam ediyor.

Prof. Faruk Şen’in direktörlüğünde TAM, II.Dünya savaşı’ndan kalma eski bir silah fabrikasından devşirme modern üç katlı bir binada bilimsel projeler üretiyor. Projelerin konusu göçmenlik, kadın işgücü, işletmelerin verimliliği, vb. olup, hitap ettiği kesimler ise Türkiye’den Almanya’ya gelen ve uyum sorunu yaşayan yurttaşlar, şirket kuran işadamları, Almanya ekonomisine ve toplumsal yapısına eklemlenmek isteyen tüm yabancılar…

Türkiye Araştırmalar Merkezi ve Çalıştayı…

TAM, 9 Mart 2006’da “Türkiye’nin AB sürecinde dış politika” konulu bir çalıştay düzenledi. Burada Türkiye ve Almanya’da görev yapan bir düzine gazeteci ve bilim insanı konuştu. Konular da konuşmalar da “sıcak”tı. Bu mevsimde oldukça soğuk olan Almanya’da buna ihtiyaç da vardı galiba… ABD’nin Irak işgali ve İran senaryosu; Kıbrıs düğümü; Batı Trakya sorunu… AB ve Türkiye’nin bakış açılarından tartışıldı. ABD’nin halen emperyalist olduğu; AB’nin mutlaka bir savunma mekanizmasını kurması gerektiği; Kıbrıs’ta bölgesel / küresel güçler izin verebildiği ölçüde kalıcı bir çözümün elde edilebileceği, böyle bir çözümün aynı zamanda bu güçlerin oradaki varlığını/ağırlığını ortadan kaldıracağı; Türkiye’nin bölgede anahtar konumda olduğu ve tüm bölgesel sorunların göbeğinde yeraldığı; dolayısıyla Türkiye’nin AB perspektifinin kararmadan devam etmesi gerektiği, vb. yolunda bazı genel sonuçlara varıldı.

Çalıştayın ev sahibi TAM, Almanya’da göçmenlik konularında uluslararası politikalar geliştirmek amacıyla 1985’te Bonn’da kurulmuş. 1991’den beri Essen-Duisburg Üniversitesi’ne bağlı bir enstitü olarak etkinliklerini sürdürüyor. 2001’de vakıf statüsüne kavuşturularak Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi tarafından danışmanlık niteliğinde sivil toplum örgütü (NGO) olarak tanınmış.

Şen Hoca, Türk ve Alman kökenli otuz civarında dinamik bir personel kadrosu ile TAM’ı interaktif bir anlayışla yönetiyor ve Türkiye’yi hiçbir zaman ihmal etmiyor. Essen-Duisburg Üniversitesi’nden bir ekonomi profesörü olarak gelmiş. Türkiye’nin Almanya ve AB entegrasyonu bağlantılı yaşadığı sorunlar ve gelişmeler üzerine sürekli düşünen biri ve her iki taraftaki yazılı ve görsel medyaya bilgi transferi yapıyor. TAM, araştırma bölgesi olarak, konuşlandığı yer olan KRV’yi seçmiş.

Kuzey Ren Vestfelya Eyaleti: Almanya Ekonomisinin Kalbi

Almanya ekonomisinin nereden nereye geldiğini araştırıp incelemek isteyenler için KRV çok sayıda veri sunan iyi bir “laboratuar”. KRV eskiden bir demir-çelik ve kömür sanayisinin kalbi imiş. Şimdi o kalp “enfraktüs” geçirmiş, zira burada pek çok maden ocağı kapatılmış. Nedeni de, girdi maliyetlerinin yüksek oluşu ve uluslararası rekabete karşı konulamaması. Ancak bunun sonucunda eyalet çapında işsizliğin %20’leri aşıp işsizlik tazminatları da büyüdüğü için daha büyük bir maliyet doğmuş. Yani, tüm kapitalist ekonomilerde olduğu gibi Almanya’da da rekabet denilince akan sular duruyor, fakat işsizliğin çok daha ciddi bir “alternatif maliyet” olduğu gözardı ediliyor.

KRV, Hollanda-Belçika-Fransa ile sınırdaş olduğu için abartısız bir Batı Avrupalı. 16 eyaletten oluşan Almanya’nın 18 milyon nüfusuyla en kalabalık eyaleti olup “enfraktüs” sonrası yoğun bir yapısal değişim sürecinde. 53 üniversite, 36 enstitü ve 69 teknoloji merkezi ile bir bilim ve araştırma üssü. KRV’nin, 100 bin nüfuslu 30 büyük kenti var. Ruhr Havzası’nda 5.4; Bonn, Dusseldorf ve Köln kentlerini kapsayan Ren şeridinde de 3.5 milyon insan yaşıyor. KRV, Almanya’nın ekonominin tüm sektörlerine açık büyük ve gelişmiş bir pazar. Öyle ki KRV, bir eyalet değil de bir devlet olsaydı, ihracatta dünyanın 13.sü olacaktı. KRV yıllık 250 milyar Euro’luk özel tüketim harcaması yapacak kadar zengin bir halkı barındırıyor. Oldukça gelişmiş bir ulaşım-iletişim altyapısı sayesinde küresel yatırımcıların gözdesi. Çok Uluslu Şirketler’in bir çoğunun burada faal olması bunun bir kanıtı. KRV aynı zamanda bir yabancılar cenneti, fakat nedense kendinizi burada pek yabancı hissetmiyorsunuz. Çünkü Türk yurttaşları ile Türk kökenli Almanların (1.5 milyon kişi ile) eyalet nüfusuna oranı %12, toplam yabancılara oranı %40 civarında. Tüm Almanya’da olduğu gibi burada da karşılıklı bir asimilasyondan sözediliyor; ama zorunlu, ama gönüllü… Her şeye karşın “Alman mucizesi”nin hamurunda bu rakamların payını hiç kimse yadsımıyor.

Sonuç olarak, eyalet KRV baş harfleriyle şöyle betimlenmeye oldukça elverişli: Alman ekonomisinin lokomotifi anlamında “K”arizmatik; dünyanın neredeyse her ülkesinden akın etmiş göçmenleri barındırdığına bakılırsa çok “R”enkli; ve elbette ülkede büyük bir refah pastasını ürettiği ve insanları bu pastadan büyük dilimleri elde edebildiği için de “V”arlıklı.

Gözlemler-İzlenimler-Saptamalar

Belli bir gezi proğramı dahilinde Almanya’yı, salt Almanya olarak değil, asıl Türkiye ile karşılaştırıp bazı sonuçlara ulaşabilmek için gözlemlemek kuşkusuz kişisel düzeyde keyiflidir, ancak bu gözlemleri edinilen izlenimlerle birlikte paylaşınca işlevsel hale getirilebiliyor. İşte küçük bir derleme…

1* Bayındır bir ülke…

KRV’de gezdiğimiz ve öğrendiğimiz kadarıyla; i) ne varoşlar, gecekondular var; ne de çok katlı apartmanlar. Bir deprem ülkesi olmadığı halde az katlı binalarda yerleşim anlayışını kuran Almanya’nın sokak ve caddelerinde rahat nefes aldığına, daha estetik bir yapılaşma yarattıklarına tanık olabilirsiniz. ii) Orada da binalar gökyüzüne bakıyor; yollar, tüneller, köprüler kıvrım kıvrım; orada da arabalar çok fazla… Peki ülkemizle farkı ne? İş, felsefede düğümleniyor. Yani: Hiçbir bina diğerini gölgelemiyor, insanlar birbirine çarparak yürümüyor ve trafik kaosu ve kirliliği yok. Ve evlerin çatıları… Avrupa’nın tüm kuzey bölgelerinde olduğu gibi burada da karlar çabuk erisin diye çatılar dik yapılmış, ancak estetik mimari de ihmal edilmemiş.

2*Çevreci ülkede göçmen izmariti..

Cadde ve sokaklar genellikle temiz. Hatta yol ve güzergahların “bal dök, yala” mukabilinden söylemlerin etkisi altında geziyorsunuz: i) “Burada da sigara izmariti var mı…”, “kamuya açık yerlere atılıyor mu…” diye merak ediyorsunuz. Merakı gidermek için fazla beklemiyorsunuz, zira burada da izmarit atan birilerine rastlıyorsunuz, ama o birileri ne yazık ki daha çok zenciler, oranın zencileri… “Ee göçmen ülkesidir, olur bu kadarı …” deyip Almanlara kafadan “torpil” yapıyorsunuz. Bayındır memleketler bile, sigara izmariti yüzünden kirli gözükmekten kurtulamazlar. ii)Türkiye’nin sigaraya karşı gösterdiği duyarlılık ve yürüttüğü kampanyalarda Almanya’dan geride olmadığını söylemek mümkün. Örneğin, KRV Eyalet Meclisi’nde bakanlık da yapmış bir siyasetçinin bizim heyetle konuştuğu kapalı odada sigara içmesini yadırgamamak elde değildi ve yaptığını hangi özgürlükle bağdaştırılacağına karar vermek de çok zordu. Hele bir de, hiçbir misafirine sigara ikram etmemesi ise daha da ilginçti: Demek ki, Almanlar, sigarayı bile “Alman usulü”yle içiyorlar(!)

3*Sokaktaki politik dilenci…

Görüp tanık olmayı en çok istediğim olgulardan biri, dilencilikti: Elbette dilenciliği benimsediğimden değil, “dünyanın en zengin ülkelerinde de dilenci olur mu” sorusuna yanıt bulmak istediğimden… i)Düsseldorf’un en işlek caddelerin birinde, Dresdner Bank’ın çaprazında, bir lamba direğini mesken tutmuş, saçı sakalı uzunca fakat bakımlı; kendini acındırmadan çok uzak, herhangi bir duygu sömürüsünü yapmayan… sarışın bir erkek dilenci; örgü örüyor. Sanki sadece bir meslek icra ediyor gibi; dahası bir protestocu mu ne? “Politik dilenci”lerden olsa gerek. Post-modern dilenci! Bu türden Almanya’da çokmuş… Bizim “ekonomik dilenciler”le karşılaştırınca biraz garipsedim…Yanından geçenler bozuk para atıyorlar. Bunu neden yapıyorlardı? Acaba, bu “sadaka”, örgü örüp bir örnek teşkil etmeyi başardığı için bir “ödül” mü, yoksa zengin Almanya’nın yoksul dilencilerinin olduğunu protesto etmek için bir “mesaj” mı idi?.. Bu dilencilik bir olgudan öte, bana bir olay gibi geldi.

4*Akademik yaşam

Aynı çalıştayda tanıştığımız, Erlangen (Nürnberg) Üniversitesi’nde ekonomi profesörü olan Şefik A.Bahadır ile, Almanya’daki akademik yaşam üzerine öğretici özel bir sohbet yapma fırsatı bulduk. 1971’den beri Almanya’da yaşıyormuş. Teatcher döneminde de meşhur Londra Ekonomi Okulu’nda altı yıl görev yapmış. Almanya üniversitelerinde olup biteni en iyi öğrenebileceğim adreslerden birisiydi. Bahadır Hoca’nın işaret ettiği hususlar önemliydi; örneğin: i) Almanya’da yüksek öğretim devlet üniversiteleri tarafından yapılıyor. İlginçtir ki, bu kapitalist toplumda özel üniversite yok, fakat kurma girişimleri yeni başlıyor. Bazı işadamları Türkiye’yi bu anlamda bir model olarak görüyordu. Yakında Türkiye Almanya’ya özel üniversite ihraç ederse şaşırmayalım. O da Türkiye’deki gibi, üniversiter eğitimin farklılaştırılması gereğine inanıyordu. ii) Üniversitelerde profesörler genellikle ve sadece 5-6 saatlik derse giriyorlar… iii)Maaşlar düşük… Bir sosyal bilim profesörü yıllık 50-70 bin Euro arasında ücret alıyor. Bu, orta kalifiyeli bir işçinin gelirine denk düşüyormuş. iv)Bu arada, Türkiye’dekinin aksine, Almanya üniversitelerinde akademik yükseltmelerde yabancı dil sınavı yok. “Bir profesör adayının zaten bir yabancı dil bildiği varsayılır, ayrıca bir Almanın İngilizce’den sınava girmesi ise bir gurur meselesidir” diyordu. v)Ve Bolonya Deklarasyonu… Tohumlar filiz vermeye başlamış. Türkiye ile Almanya arasında “kardeş üniversite” anlaşmaları doğrultusunda öğrenci değişimi olumlu sonuçlar yaratıyormuş.

5*Türkiye AB’ye girebilir mi ya da girsin mi?

Almanya’da olup da Türkiye’nin AB macerası konuşulmaz mı? Orada Türkiye ve Almanya doğumlu olan ve kendilerine ikinci ve üçüncü nesil diyen yurttaşlarımızla “AB-Türkiye” etkileşimi üzerinde fikir alışverişi yaptığımızda gördük ki; düzenini kurmuş olanlar Türkiye’nin AB projesini sonuna kadar destekliyorlar. Onlara göre AB Türkiye’ye muhtaç! “Türkiyeli AB” onlar için ortak ve tek vatan haline gelirmiş. Diğerleri ikiye ayrışıyor: “AB Türkiye ile oynuyor” deyip çekinceli yaklaşanlar ve “AB istese bile Türkiye kesinlikle AB’ye girmemelidir” diyenler. Bu son radikal grupta yeralanları, örneğin, uzun zamandır Almanya’da çalışan bir Türk işadamını “AB bu kadar kötü ise siz neden buradasınız” diye sıkıştırmaya çalıştım. Bu arada, daha önce savunduğum bir görüşü orada da test ettim ve ne kadar fazla taraftar bulduğunu gördüm: Türkiye kazara Avrupalıların (Almanların) elinde olsaydı onu uçururlardı. O zaman da Türkiye’nin AB’ye girme gerekçeleri ortadan kalkardı.

6*Türkiye’ye dönmek mi?

Türkler, Alman ekonomisinden genellikle memnun değil. Burada lehlerinde yasalar çıkartsınlar diye yerel ve federal yönetim üzerinde ciddi baskı oluşturuyorlar. Rekor ciroları ile Alman ekonomisine sağladıkları katma değerleri bir yana, Türk işadamlarının ve emekçilerinin pahalılıktan ve çeşitli sıkıntılardan dolayı şikayetlerini dinleyince, “Sizi tutan mı var, neden Türkiye’ye dönmüyorsunuz” diye sorduğunuzda, “İyi de sanki orası çok mu farklı ” diye ironik yanıtlar alıyorsunuz.

Sonuç

TAM ve hiperaktif direktörü Faruk Hoca aracılığıyla, KRV ve dolayısıyla Almanya’yı sadece bir parça tanımaya çalıştık. Önemle hatırla(t)mak gerek ki, TAM’da eskiden olduğu gibi yine “silah” üretiliyor; fakat bu kez bilimsel ve kültürel projeler cinsinden; yani asıl gereksinim duyduğumuz…

KRV eyaletinin başkenti Dusseldorf. Eyalet Meclisi’nin binasının önünden, başkentin ortasından geçen Ren’i seyrediyorsunuz; nehir ne kadar da durgun, sessiz, vakur; tıpkı şuandaki Alman ekonomisi gibi yani… Bu nehir ya bir gün taşarsa, yani Alman ekonomisi krize girerse, bu yüzden oradaki yurttaşlarımız dönmek isterse… AB de kaybeder, Türkiye de…

Yazan: e-konomist | Tarih: 25 Ekim 2007 | RSS | Geri bildirim | Yorum yap

porno
e-konomist.net e-konomist
porno travesti escort bayan